Aşk-ı Sükût‏

Üç idrâk… belki üç sır. Katlanmayı bekleyen basamaklar ve koca bir kapı.

Ben bu kapıyı dahi aralayamayan çocuk… ama meraklı:
…sükût. her satır başına düşen koca bir derya; ama yalınız.

Tek başına belki koca kâinatı el pençe divan durdurabilir. Ama âlem ötesine güç yetiremez…
…ve işte anahtar: sükût ve aşk… aşk-ı sükût.

…varlığından sıyrılış; hiçlik… ama kuru bir hiçlik değil. …ince bir çizgidir denge; onu kayıp ediş, hiçlikte çırpınıştır.

Ötelerin kapısıdır hiçlik, doğru; fakat gelişi güzel hiçlik değil.
…ve işte çözümlenmesi gerekir ilâçlar: hiçlik ve varoluş… ama nasıl bir
var..?

ben bile âcizim idrakten…

…koca bir buluş. Sevgi ve aşk; işte dengenin ötesi: Habîb!
Sükût’u bilmeseydik, içimize dönemezdik; aşk olmasaydı sükût’tan haz alan
olur muydu (?)

Benliği bırakmasaydık “varlık iddiasından” kim caydırırdı bizi;
Ya hiçlikte bir var oluş bulamazsak, “ene”ye koşan yolları kim kapardı
bize… (?)

Bütün bu yolları geçemeyen nasıl erer üçüncü kapıya;

Sükût bilmeyen nasıl konuşur Seninle, aşka niyet etmemiş nasıl sükût
bilsin…
Hiçlik tatmamış olan nasıl tanır Seni, nasıl sever seni bütün varlığıyla…
Sevgi’den sıyrılamamış, her noktada sevgi gören aşkı nasıl bilsin;
Sevgi’de bîhûş olan, aşkı nasıl görür… maşûk’u, sevmesi gerekeni nasıl

akleder.

İşte ey Habîb!.. Her kapı sana açılır; açılmak da zorundadır. Bu satırlar

arasında kaybolmak varken, ben hâlâ “enaniyet” güden bîçare…

kıtmîriniz olma hayâlinde, nefsaniyet izleri taşıyan varlık iddiasında
mahlûk…

Sükût’ta boğularak… bütün çağrış ve bağrışlar mühür; şu satırlara düşen
lütfâ nokta…

Ben bir Hiç… ve Sen;
Ey bütün mevcudâtın, ister istemez aradığı, bulmak için çırpındığı sır;
Değeri bir türlü idrâk edilememiş sonsuz ve Lütf-û Kebîr…
Ve işte Kelâmullah: “Habîbim!”
“Habîbullah”.

(Alıntı)

Etiketler:
Comment are closed.

İzle/Dinle*/İndir ve Oyna